cengiz さんのプロフィールCENGİZ ÇETİK'İN SEÇKİN P...フォトブログリストその他 ツール ヘルプ

ブログ


4月11日

Yılların Öğretmeni/Öykü

 

Öğle vaktiydi. Orta boylu, şişman, kır saçları dağınık, alkolden kızarmış burnu ve ağzından hiç düşmeyen sigarasıyla öğretmen Mustafa Başakoğlu, okulun salonuna girdi. Elini tıraşsız yüzünde gezdirerek, düşünceli düşünceli yürüyordu. Derken birden bire... Öykülerde bu “derken birden birelere “ sık sık rastlanır. Yazarların hakları var. Yaşam o kadar beklenmedik olaylarla doludur ki beklemediği anda sevinci, acıyı, sevgiyi, tadabilir. Sonunda da ölümün o sıcak nefesini...
Derken birden bire: “Ah! Çok özür dilerim. İnanın istemeyerek oldu.” Eziklik içinde elini yere düşen ufak, şişman adama uzattı. “Durun. Yardım edeyim. Elinizi verin.”
Adamın sert bakışlarıyla karşılaştı. İrkildi. Bir adım geriye gitti. Adam yerden kalktı. Şapkasını aldı. Eliyle temizledi şapkasını ve saçsız başına yerleştirdi. Kaşlarının altından kızgın kızgın bakarak, şapkasını düzeltir gibi yaptı.
Öğretmen Mustafa, bağışlanmamanın ezikliği içerisinde, şaşkın dolu bakışlarla ağzındaki sigarayı düşürür.“Efendim... Ben... İnanın isteyerek olmadı. Dalgındım. İna...”
Sözünü bitiremeden; iyi giyimli, her halinden otoriter bir insan olduğu belli olan adamın, sert sözüyle durakladı: “Eee... Yeter artık! Bir de isteyerek çarpsaydın. Tamam, bir şeyim yok dedim ya. Allahallah...” Başını sallayarak uzaklaştı, gitti.
Öğretmen Mustafa, bir süre ardından baktı, kaldı. Gözleri doldu. Utanmasa ağlayacaktı. Bu yaşına kadar kimseyi incitmeye kıyamamıştı. Kimin yardıma ihtiyacı olursa; gece demez, gündüz demez, işini bırakır, yardımına koşardı. Ama şimdi çaresiz ne yapacağını şaşırmıştı. Sonra müdürün kendisini beklediğini hatırladı. Geç kalmıştı. İkinci kata ayaklarının ucuna basa basa çıktı. “Müdür beni niye çağırttı acaba? ” diye söylenmekten kendini alamadı. Müdürün kapısına yaklaşınca ceketinin düğmesini ilikledi. “Benden on onbeş yaş küçük ama yine de müdürüm.” Kapıyı tıklattı. Yavaşça açtı. “Girebilir miyim? ”
Müdür, orta yaşlarda hafif kır saçlı, gözlüğü kalın çerçeveli, kısa boylu ve oldukça şişman biriydi. Okuduğu kâğıdı, masanın üzerine bıraktı. Ayağa kalkarak, hafif bir tebessüm ederek: “ Buyurun, gelin hocam.”
Mahcup bir çocuk gibi, başı eğik içeri girdi. Kapıyı yavaşça kapadı. “Beni istemişsiniz.”
Müdür sandalyeyi göstererek: “Gelin hocam gelin. Şöyle oturunuz. Sizinle bir konu hakkında konuşmak istiyorum.”
Yaşlı öğretmen şaşkınlıkla: “Ne hakkında? ”
“Eee... Şey... Biraz önce müfettişle de konuştuk.”
“Demin giden müfettiş miydi? ” Şaşkınlık içinde başını aşağı eğer ve yavaşça mırıldanır: “Çok ayıp oldu. Tanıyamadım.”
“Ne dediniz? ”
“Hiç... Hiçbir şey...”
“Eveeet. Ne diyordum? Hah! Müfettişle sizin durumunuzu konuştuğumuzu söylüyordum. Sizi sever, sayarım. Bunca yıl emeğiniz oldu. Değeriniz parayla ölçülemez. Ama siz de fark etmişsinizdir. Son yıllarda çok yoruldunuz. Biz dedik ki artık hocamız emekliye ayrılıp, biraz dinlense... Durumu bir de size açalım dedik.”
Öğretmen Mustafa, ne diyeceğini şaşırdı. Yıllardır, ailesi bildiği okulunda, artık istenmiyordu. O güzellikler, o yıllardır verdiği emekler, bir anda böyle yok olamamalıydı. Bir şey söylemeden yerinden yavaşça kalktı. Gözlerinin önü kararır gibi oldu. Sanki çevresindeki her şey hızla dönüyor gibiydi. Sendeleyerek, tekrar sandalyeye oturdu: “ ama ben mesleğimi seviyorum. Bu güne kadar başka bir meslek düşünmedim. Beni yarına bağlayan tek şey; çocuklarım bildiğim öğrencilerimdir. Ben onların yanında mutlu oluyor, yaşama bağlanıyorum. Hayata tutunmamın tek bağını koparma mı istiyorsunuz benden. Ben... Beni ailem bildiğim okulumdan ayırmayın beni. Ayırırsanız. Yaşayamam inanın, bir gün bile.”
“Bakın hocam. Bu şekilde öğrencilerinize Bir şey veremezsiniz. Onları da düşünün.”
“ İçmem sorunsa artık hiç içmem. Hem son günlerde içmiyorum. Bakın ellerime titremiyor. Bakın. Bakın nasıl? ”
“Üzgünüm... Lütfen hocam.”
Müdürün kesin tavrı karşısında, başka yol olmadığını anlamıştı. Dile kolay, tam otuz yıl bu mesleğe kendini adamıştı. Yirmi yılda bu okulda çalışıyordu. Artık yolun sonuna geldiğini hissetti.
“ Anlıyorum. Öğleden sonra dilekçemi yazar, size getiririm.”dedi.
Yavaşça kapıyı açtı. Ses çıkarmamaya özen göstererek dışarı çıktı. Kapatırken, daha önce gıcırdamayan kapı, ilk defa gıcırdayarak kapandı. Sanki olacakları, o bile hissetmişti.
Şimdi basamaklardan istemeye istemeye iniyordu. Sanki üzerinde ağır bir yük vardı. Her basamakta adımları daha yavaşladı. Bu basamaklardan son kez iniyor gibiydi. Kendi kendine yol boyunca söylendi: “Yıllardır, karım ve çevrem hep kusur buldular. Yakındılar. Ne yaptıysam da onların gözüne giremedim. Her istediklerini yaptım. Kimin kalbini kırdım, incittim. Nerde hata yaptım da beni böyle yalnızlığa ittiler. Şimdi de kolum kanadım, ruhuma işleyen öğretmenliğimi alıyorlar. Geriye ne kaldı. Ailem yok. Hayatımın mesleği yok. Kaldın mı ortada? Neden ayırıyorlar? İçki mi? İçmiyorum artık. Şimdi öğrencilerim olmadan ne yapacağım? ”
Adımları daha da ağırlaştı. Kenarlıklara tutunarak zorlukla ilerliyordu. Beyninde müdürün sözleri çınlıyordu. Her tekrar edişin de benliğini kaplıyordu.
Basamaklar bitmiş. Önünde geniş bir koridor vardı. Ders çıkış zili daha çalmamıştı. Birkaç öğrenci dışında kimse yoktu. Onlar da oradan oraya koşuyor, birbirini kovalıyordu. Şakalaşıyorlardı. Yılların öğretmeni durdu. Çevresine üzgün üzgün, eziklik içinde baktı. Son kez veda eder gibi baktı. Çıkış kapısına doğru kendini zorlayarak, ağır ağır ilerledi. İçini bir sıcaklık basmıştı. Terlemeye başladı. Her adımda içinden bir şeylerin koptuğunu hissetti. Sanki benliğini fırtınalar sarmış, boğazını sıkıyordu. Ölüyor, ölüyordu sanki...
Ders çıkış zili çalmıştı. Cıvıl cıvıl çocuk sesleri bir anda ortalığa yayıldı. Artık dayanamıyordu. Bıraktı kendini yere. Yığılıp kalmıştı boylu boyunca koridorun ortasına. Onu gören öğrenciler şaşırmışlar, ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Ama öğretmenleri huzurluydu, son nefesini verirken. Çünkü artık, hep onlarla kalacaktı bu koridorda...

CENGİZ ÇETİK

 

BURDUR EYO. ÖĞRETMENLER GÜNÜ YARIŞMASI 1988 BİRİNCİSİ ÖYKÜM.

3月4日

Can Dost Dediğin, Başkadır Yürekte -Öykü

Can Dost Dediğin, Başkadır Yürekte -Öykü

 

Gecenin ayazı, yüzüne vuruyordu.  Terminalde bir ileri,  bir geri gidip duruyordu. Sanki boğuyordu; bu şehirde yaşadıkları. Kaçıp gitmek istiyordu uzaklara. Dalmıştı yine hayallere, düşünürken yaşadıklarını. Birden, bir el değdi omzuna. İrkildi. Dönüp baktı. Karşısında fiziğiyle çökmüş bir adam, duruyordu. Gülümseyerek:

   —Tanıdın mı beni? dedi.

   Bakışları ona yabancı gelmemişti. Birden çocukluğundan kalan, anıları canlandı gözünde.  Yıllar önce oturdukları köyün göletinde boğulurken, kurtaran kan kardeşiydi karşısındaki. Birlikte aynı okula gitmişler, aynı sınıfta okumuşlar ve her gün birlikte gezmişlerdi.  O hep 'can dostum' derdi. Sonra babasının tayini çıkmış, başka bir ile ailesiyle birlikte gitmişti. Ayrılmıştı ondan.

 —Tanımadın mı? Ben Özcan. Sen, bizim köydeki öğretmenin oğlu Ayhan değil misin? Hani ben sana, can dostum derdim. Bağırsı köyü'nden. Unuttun mu beni?

 —hatırladım şimdi. Sen ha! Nasıl tanıdın beni?

—Çenendeki beninden. Bak, o hala orada duruyor. Ama yıllar durmadı., akıp gitti değil mi?

Kucaklaştılar. İkisinin gözleri de doldu. Çevredeki meraklı bakışlara aldırmadan, yürüdüler bekleme salonuna doğru.

 —Hayırsız, ben seni çok aradım. Bulamadım. Insan, gittiği yerden bir mektup atmaz mı? dedi.

Birden utandı; hayırsızlığından, aramadığından. O aramış, kendisi hiç aramamıştı. Dili bağlanmıştı sanki. Yutkundu. Konuşamadı. Anlamıştı Özcan, utandığını. Hemen konuyu değiştirdi.

 -Eee. Sen ne yaptın bu arada? Nereleri gezdin? Baban emekli oldu mu?

Soruları peş peşe sıraladı, yanıtını beklemeden. Özlemişti, can dostunu.

 —Babam geçen yıl emekli oldu. Ankara'ya yerleştiler. Ben de oraya gidiyordum. Babamın mesleğini aldım. Burada bir köyde, sınıf öğretmenliği yapıyorum. Sen, ne yaptın bu arada?

Yanıt verecekken,  bir dilenci geldi yanlarına. Açtı ellerini, yalvarır gözleriyle.

—Şu mübarek günde, eller boş geri çevrilmez, dedi. Cebini karıştırdı.

—Ramazan ayının hayrına, Allah kabul etsin.

Cebinden çıkardığı bozuk paraların yarısını, karşısındakinin iyi mi, kötü mü niyetli olduğunu bilmeden verdi. Dilenci gidince, sohbete devam ettiler.

—Ben okuyamadım. Boyacılık, sıvacılık yaptım. İnşaatlarda amelelik yaptım. Burada da bir inşaatta, soğuk demircinin yanında çalıştım. Bayram da çocuğumu, ailemi göreyim diye duramadım. İşlerde bugünlerde durgun olunca, memlekete gideyim dedim. Halamlar var Ankara'da. Onları uzun süredir görmedim. Bir yanlarına uğrayayım. Hal, hatır sorayım. Gönüllerini alayım. Hayır, duasını alıp, gideyim dedim.

Bir an ikisi de sustu. Yine, Özcan dayanamadı konuştu.

 —Biliyor musun iki yaşında bir oğlum var. Adını Ayhan koydum.

Bu sözlerle bir kez daha yıkılmıştı Ayhan. Utanmıştı, insanlığından. O unutmuştu, adını bile yıllarca.

Anonsla yerlerinden kalktılar. Perona otobüs yanaşmış, yolcular binmişti. Onlar da otobüse bindiler. Yerlerine oturdular. Aralarında iki koltuk mesafe vardı. Arada bir, akıllarına gelenleri konuşuyorlardı. Sonunda, dayanamayıp rica ettiler, yanlarında oturanlara. Yer değiştirdiler. Can dostu, onun yanına gelmişti.

 Gecenin yarısı çoktan geçmiş, çoğu uykuya dalmıştı. Onlarsa hala konuşuyordu. Uyku tutmamıştı gözlerini.

 Birden otobüs sola savruldu. Korku çığlıklarının ardından, şiddetli bir çarpma sesi geldi.  Otobüs sanki yuvarlanıp gidiyordu. Ölümün soğuk nefesleri aralarında gezer gibiydi. Ortalık cehenneme dönmüştü. Yardım isteyenlerin sesleri gecenin içinde yankılanıyordu. Kadın, erkek, çoluk çocuk sesleri ortalığı kaplamıştı.

  Ayhan, kendine gelir gelmez. Kırık camın arasından, can havliyle çıktı dışarı. Etraf, korkunun kanatları altında, çığlık sesleriyle yankılanıyordu. Üzerindeki giysiler yırtılmıştı. Dondurucu kışın soğuğu vuruyordu yüzüne. Eli yüzü kan içindeydi. Dolunayın ışığı, sanki içini karartmıştı birden. Otobüs, arı kovanı yüklü kamyonla çarpışmıştı. Bir de taksi vardı geride. Kornası takılmış, sürekli ses çıkarıyordu. Yerdeki karın üzerinde ayağı kaydı. Düştü, yuvarlanarak. Can havliyle, yeniden kalktı. Ana yol biraz yukardaydı. Çukur bir yerdeydi. Sanki kuru bir derenin içinde gibiydi. Hafif bir tipi esmeye başladı. Tırmanmalıydı. Yaşamak için tırmanmalıydı. Çalılara tutunarak, taşlara tutunarak yavaş yavaş çıkıyordu. Tırmanarak, sonunda yol kenarına geldi. Nefes nefese kalmıştı. Birden, aklına can dostu geldi. O olsa, onu orada bırakıp gider miydi? Yeniden oraya gitmeliydi. Geriye döndü. Otobüse doğru gidiyordu. Birden ayaklarında bir uyuşmayla yürüyemedi, durdu. Kendini zorlayarak bir daha denedi.  Biraz geçmişti uyuşukluğu. Aşağıdaki kamyonun farları hala yanıyordu. Korna sesi de insan sesleriyle karışmış, yarışıyordu sanki. Dolunayın ışığı yeryüzüne vuruyordu. Çıkışından daha hızlı otobüse gelmişti. Çevresi; yalvaran, yardım isteyen insanlarla doluydu. Cansız yatanları çiğnemeden geçmeye çalıştı. Birden, bir bebeğe gözü takıldı. Annesiyle birlikte yatıyordu cansız. Boyunları bükük. İçine acı bir burukluk çöktü. Bir an durakladı. Dondu sanki. Sonra, can dostu geldi aklına birden. Yeniden camdan içeri girdi. Yatıyordu, yarı baygın can dostu. Gözlerini hafifçe araladı.  Onu görünce, gülümsedi birden:

—İyi misin dostum? dedi.  Kendi haline bakmadan, hala onu düşünüyordu. İçi cız etti birden. Sanki içinden bir parça kopmuştu:

—Haydi, dostum dedi. Bu sefer o 'çıkıyoruz' dedi, kucakladı. Çıktılar içeriden. Dışarısı can pazarına dönmüştü. Çığlık çığlığa bağıran, yalvaran, yardım isteyenlerin acı sesleri ortalığı kaplamıştı. Etrafı, bir korku çemberi sarmıştı.

 Ayhan, Özcan'ı bütün gücüyle kucaklamış, taşımaya çalışıyordu. Tipinin keskin soğuğu iliklerine kadar işliyordu. Tatlı bir uyuşukluk hissetti Ayhan. Bunun iyi bir uyuşukluk olmadığını anlamıştı. En kısa zamanda, yola çıkmaları gerekiyordu. Yoksa sonları burada olacaktı.  Nefes nefese durdular. Özcan'ın kafasından kan geliyordu. Birden, panikler gibi oldu Ayhan. Ne yapacağını şaşırdı. Kıpırdatmasa olmayacak. Kıpırdatsa olmayacak. Nasıl, yola çıkarıp götürecekti? Tipi durmuştu. Ama gecenin ayazı üşütüyordu bedenlerini. Birden, iki kişinin bagajları karıştırdığını farketti. İçlerinden birini tanıdı. Otobüsün muaviniydi.

-Heey! Ne olur bizi yola kadar taşıyın? Duymuyorlardı. Çantaları karıştırıp, bir şeyler arıyorlardı. Sanki fırsattan istifade edip, talan ediyorlardı bagajları tek tek. Bu durumda bile bunları düşünen vicdansızların olabileceği, aklına bile gelmezdi. Birden, ya kendilerini gördü diye öldürmek isterlerse. Böyle düşünmek ürpertti birden. Her şeyi yapardı, bunları yapan insanlar. İçini korku kapladı. Can havliyle, bir daha kucakladı can dostunu. Etrafta mazot kokusu, benzin kokusu, tüp kokusu yayılmıştı. Kokular burnuna gelince,  bir korku daha sardı içini. Korkuyla, Öyle bir tırmanıp çıktılar ki kendileri de anlayamamıştı. Ama yola çıkmışlardı. Ayhan, arkasını dönüp baktığında, hala acının çığlıkları vardı ortalıkta. Çığlıklar, kulaklarını kemiriyordu. Onlara da yardım etmeliydi.

  Birden büyük bir patlama oldu. Etraf sanki bir savaş alanına dönmüştü. Bu sefer etrafta, ne çığlık sesleri, ne vurguncular vardı. Ölüm sessizliği,  çökmüştü çevreye.

Patlamadan sonra geçen taşıtlar meraktan durdu. Yol kenarında yatan Ayhan'la Özcan'ı hastaneye götürdüler. Ayhan, bir ara gözlerini zorlayarak açtı. Çevresinde doktorlar, hemşireler vardı. Gözü dostunu aradı. Sormak için kendini zorladı. Soramadan bayıldı. Kendine geldiğinde, ilk sorduğu, dostunun sağlığıydı. Hemşirelerden biri söyleyiverdi öldüğünü. Gelirken, kan kaybından gitmişti. Kendisini, can dostunu bırakıp gitmişti. Onu, o ölümden kurtarmıştı. Kendisi ise onu kurtaramamıştı. Suçladı kendini. O olsaydı; kanından kan verir, canından can verirdi. Yardım edememişti. Can borcunu ödeyememişti, can dostuna. Utanmıştı, elinde olmadan; insanlığından. Kalmamıştı geriye artık, utanacak olsa da yüzü. Sağlığın da dostluğunu gösteremediği, dostu da yoktu artık yanında.

Birden bir acı saplandı sol göğsüne. Bıçak yemiş gibi, keskin bir acı hissetti yüreğinde. Yıkıldı olduğu yere. Çevrede ona yardım edecek kimse yoktu. Bir süre kıvrandı çaresizce.

Bir hemşirenin girmesiyle farkedildi. Koşuşturmalar yaşandı. Telaşlananlar oldu, onu kurtarmak için. O ise, çoktan ayrılmıştı bedeninden...

 

Cengiz ÇETİK