cengiz さんのプロフィールCENGİZ ÇETİK'İN SEÇKİN P...フォトブログリストその他 ツール ヘルプ

ブログ


9月10日

İŞTE ÖYLE ARKADAŞ

Hoppala! Bu da nerden çıktı? deme. Demeyle yeme. Çıkmışsa çıkmış. Olan olmuş. Gelen gelmiş. Giden gitmiş. Bu dünya sorunuyla boğuşup,kafayı yeme. Bugüne bakıp ta geleceğe yatma. Uyuyup da tavşan misali, hayat finalini kaçırma. Haaa! Birde kendini herkesten üstün sanma arkadaşşşş.

Neler var? Neler yok ki hayatta. Aybaşı, yılbaşı,günbaşı kalmadı geri ötebaşı. Dün dündür.. Bugün bugündür. Gelecek gelecektir. Düne bakıp,bugünü yorma,. Bugüne bakıp geleceğe kanma.. Gelecek bu günden,bugün dünden sorulmaz.

Deliyle bilgeyi yan yana koymuşlar. Bir de bakmışlar ki; deli bilge, bilge deli olup çıkmış. Hayat, garipliklerle örülü bir yoldur. Gelen geçiyor. Geçen gidiyor. Biri doğuyor,biri ölüyor. Kalmıyor, dünyada tek bir yolcu. zenginlerle yoksulların kefeleri, bir gözükmeyen, doğumlarla ölümleri bile adaletsiz olan, bir dünyada; karamsar olmuşsun, saçmalamışsın, gülmüşsün, uçmuşsun ne fayda arkadaş?

Örümceğin ağlarına zayıf sineklerin takıldığı, kuvvetli olanlarınsa delip geçtiği hayat adaletinden ne beklersin? Bir yerde saltanatların yaşadığı, bir yerde yokluğun kralları, kraliçeleri yaşarken; sen yaşamışsın,ölmüşsün ne fayda?

Karamsarlığın kol kanat gerdiği, bankaların pençesini sardığı, kredi kartların boyunu aştığı dünyada arkadaş; ölmüşsün,gülmüşsün, ağlamışsın ne fayda?

Kaşların çatıldığı, umutların söndüğü,hayallerin yok olduğu günde arkadaş; gelmişsin, gitmişsin, oturmuşsun, kalkmışsın,ne fayda?

Neyi neyledik? Günü günledik. Ünü ünledik. Şanı dinledik. Bir ufacık el kaldıysa geriye, ne fayda?

Akşamın gündüze, gündüzün akşama monoton hayatın döngüsünde; yazın sıcaklığı, kışın soğukluğu vurduysa. eni enlediysek,boyu boyladıysak, dur ve düşün. Yaşın kaç? işin kaç? sonun kaç? Kaç? Kaç? Kaç? Sonuna kadar kaç? Kaçabilirsen eğer.

Kış güneşi gibi soğuk ve aldatıcı olma. yazın güneşi gibi kavurup öldürme. Baharın gençliğini, coşkusunu daima yüreğinde estir. Estirebilirsen.

Sabahları gülersen; gülümseme yüzünden kalbine, kalbinden beynine gider. Yerleşir. O gün şendir yüreğin her şeye. Tersi olarak kalkarsan, kararır akşama kadar yüreğin.

Bu haftada böyle geçti. Bir tebessüm, bir kahkaha. Sürçilisan ettikse affola ARKADAŞŞŞ…

CENGİZ ÇETİK-Antalya-Finike
Bu  yazı  ilk defa 20 Eylül 2005 tarihinde  Finike'de haftalık BİZİM SES yerel gazetesi'nde Daldan Dala köşemde ve Manisa Soma'da Gündem yerel günlük gazetesi'nde 01 Aralık 2005 tarihinde Seçkince köşesi adı altında yayınlanmıştır. Finike AKDENİZ Gazetesi'de, aynı yazıyı kendi gazetelerinde görmek istediler. 24 Nisan 2006 tarih ve 1182. sayısında yeniden İçinizden Biri köşesi adı altında yayınlandı. Bu yazımı beğenenleri ve internette de görmek isteyen arkadaşlarımı kıramadım. Gönderdim. Sizlerin beğenisine sunuyorum.saygılar...
10月28日

BİR SES GELİYOR SENDEN

Bir Ses Geliyor Senden-Yazı

Yıllar önce bu ulusun yeniden uyanışı için verdiğimiz mücadelenin, bugünkü halini görünce nerede hata ettik? Nerede bu tür gelişmelere zemin hazırladık? Diye düşünmeden edemiyor insan. Yoklukların onurlu yaşamak için geleceğe mirasın sonucu bu mu olmalıydı?

Nice zorluklar içerisinde, yokluklara meydan okuyarak; önce askeri, sonra siyasi ve ekonomik zaferleri ulusça göğüsledik. Başardık. Geleceğe miras bıraktık. O yokluk arasında dahi yabancıların elindekileri tek tek satın aldık. Kendi ayakları üzerinde duramayan ulus, esarete ve yok olmaya mahkûmdur diyerek, bağımsızlığımızı her yönüyle pekiştirmeye çalıştık.

Cumhuriyetimizin ilk on yılına gelindiğinde, az zamanda çok büyük işler başardık. Çok büyük aşamalar kaydettik. Bugün görüyorum ki; limanlar, iletişim, bankalar, verimli tarım arazileri tek tek yabancıların eline geçmiş. Yabancı hayranlığı yurdun dört bir yanını sarmış. Yabancı ekonomik güçlerle birlikte olmak itibardan sayılmış. Birçok konuda acz ve kararsızlık ruhu sarmış. Geleceğe olan umutları karamsarlıkla dolmuş. Bu hal ve durum karşısında ulusum perişan, ekonomik yönden zayıflatılmış, geçim derdiyle kendi haline bırakılmış, ülke bütünlüğü ve değerleri sorgulanır olmuş. Bu hal ve durum, onurlu Türk ulusuna yakışmaz. Bağımlı yaşamak ulusun karakterinde yoktur. Özgürlük ve bağımsızlık Türk ulusunun karakteridir. Tarihler boyunca özgür ve onurlu yaşamış Türk ulusu, bu tür oyun ve tuzaklardan kurtaracak gücü yüreğinde vardır.

İşbirlikçiler ve yıkıcılar dünde vardı, bugünde var, yarında olabilir. Ne olursa olsun asla yılgınlık ve teslimiyetçilik Türk ulusuna yakışmaz. Koşullar ne kadar ağır olursa olsun; seni tarihten ve Anadolu'dan silmeye yeltenecek güç ne kadar güçlü olursa olsun; bu ülkeyi kurtaracak güç ve yürek yine senin asil bedeninde mevcuttur.

Senin üzerine oynanan oyunlara kanma, geleceğini çalmak ve satmak isteyen dâhili ve harici güçlere kapılma sakın. Her nerede olursan ol, ülke koşulları ne kadar ağır olursa olsun; senin görevin, ülkeni her türlü işgalci güçten kurtarmaktır. Bu yolda, seni ekonomik yönden kıskaca alabilirler ve hatta en yakınındaki insanlar bile o fikir ve düşüncelere kapılmış olabilir. Ülke içinde senin gibi düşünenler azınlıkta olabilir. Bütün bunlardan daha vahimi yapayalnız kalabilirsin. Bütün bu koşullarda dahi yüreğindeki o sarsılmaz inancını yitirmeyeceksin. Yurdun için her türlü saldırıya göğüs gereceksin. Senin birinci görevin; bu yurdu her türlü tehlikeden korumak ve cumhuriyetine sahip çıkmaktır. Bu temel görevden seni hiçbir güç alıkoyamayacaktır.

Bu ülkeyi yok etmek isteyecek güçler bazen çok sinsi gelebilir. Dilini, düşünceni bozabilir. Ekonomik yönden seni esir edebilir. Ve hatta en yakınındakileri bile sana karşı kullanabilirler. Bütün bunlara rağmen asla yolundan dönmeyeceksin.

Bir ulusun ulusçuluğu ne kadar zayıflarsa, o ulusun ulus olma bilinci de o kadar zayıflar. Seni, şu ya da bu şekilde soğutmaya çalışacaklardır. Ama sen, bu tür oyunlara düşmeyeceksin.
Bu tür tehlikeler ahtapot gibi beynini sarmadan, uyan. Uyanık tut, kurtar, bu tür tuzaklardan, tehlikelerden ulusunu.
Unutma ki bu güç senin soylu kanında mevcuttur.

Cengiz Çetik–22.06.2007

10月6日

SUYUN HAYATIMIZDAKİ ÖNEMİNİ NE KADAR BİLİYORUZ?

 

 

  Bir su istediğimizde getirene, “Su gibi aziz ol.” Deriz. Suyun sağlığımızdaki yerini ve önemini ne zaman daha çok hissederiz biliyor musunuz?  Onun yokluğunu ve eksikliğini anladığımızda. Peki, sağlımız için suyun ne kadar önemli olduğunu ne zaman anlarız? Sudan hastalandığımız zaman, değil mi? Ya da onun yokluğunda…

  Su, bizim hayatımızın en önemli parçalarından biridir. Biz susuz yaşayamayız. Vücudumuz susuzluğa fazla dayanamaz. Öyleyse bizim için bu kadar önemli bir konuda neden uyuyoruz. Neden dikkatli olmuyoruz?  Sağlımızla oynayanlara neden tepkimizi dile getirmiyoruz.     

 Suskun toplum, kabullenmiş toplum; hak eden toplum olur çıkar. Çünkü sessizlik, onlara hak vermek, cesaret vermektir. Ya da tepkiyi sizin adınıza birilerinden beklemek, hakkınıza sahip çıkamayan zayıf düşünceli insan olmaktan kurtaramaz seni. O halde sağlığımızla oynayan her kim olursa olsun, hak etmediğimiz ne olursa olsun buna karşı tepkimizin olduğunu psikolojik olarak hissettirmeliyiz. Bu bile karşımızdaki suçluları rahat hareket edemeyeceğini ve daha dikkatli davranmalarını sağlar. Bizler insansak, insan gibi muamele görmek hakkımızdır. Hiç kimse hayatımızı kendi insiyatifine alıp, ipotek koyamaz. Bunu göstermek bile bizi biraz olsun kendimize getirir. Çağdaş köle düşünceli, bağımlı insan modelinden, kabuğundan sıyrılmamıza yardımcı olur. Öteki türlü ise hep birileri bizim adımıza, bizi rencide ederken sessizce boyun büküp seyreden zavallı insan modeline götürür. Her şey bizim elimizde değil mi? Karşımızdaki de bir insan onu kendimizden üstün insan gibi neden hissetmesine izin verelim…

  Ne zaman anlayacağız, suyun hayatımız için ne kadar değerli olduğunu?  Kirli ve temiz suyun arasındaki farkını, fark ettiğimiz gün her halde. Kimbilir belki de hiçbir zaman.

  Sulardan en çok çocuklar etkilenip hastalanıyor. Çünkü o küçük bedenlerin bünyeleri daha hassas. Suya karışmış olan her şey, o genç bedenleri avlıyor. Onlar ki geleceğin kuşakları. Onlar ki bu ülkenin yarınları. Onlara sağlıklı bir kuşak olarak yetiştiremezsek bunda payı olan herkesin suçu olur. Biz, bizden sonraki kuşaklara zihince, bedence sağlıklı yetiştirmek için elimizden geleni yapmalıyız. Bu bizim; anne, baba, insanlık ve yurttaşlık görevimizdir.

Yazın susuzluğun arttığı yerlerde suyun ne kadar hayatımız için önemli yeri olduğunu derinden hissederiz. Susuz yaşam, hayatın sonuna doğru gidilen bir yoldur, basamaktır ölüme atılan adımdır yokluğunda her an hissedilen…

 İçme sularının boruları delinip pis sularla karışması veya içme su depolarının ağzını açıp içine sağlığı etkileyen şeyler atılması; affedilmez bir suçtur bence. Düşünün binlerce çocuk o pis sulardan rahatsızlanıp hastalandı. Böyle şeyler yapanların yürekleri, vicdanı hiç sızlamaz mı? Bu ve buna benzer toplumu etkilen suçlar, insanlık suçudur aslında. Çünkü insanların sağlıyla oynamak affedilir olamaz. Gelin bu konularda daha dikkatli ve hassas olalım. Bu tür yanlışları yapanları hemen bildirelim. Belediyelerimize veya en yakın yetkili kişilere.

  Su hayattır. Hayatımızı karartmaya kimsenin hakkı yoktur. Hepimiz dünya denilen gezegen gemisinde paylaşıyoruz ortak hayatı. Birbirimizin sağlığına da önem verelim. Daha sağlıklı bir toplum için yanlışlara her zaman yeri geldikçe gereğini yapalım.

  Suyun bol olduğu ülkemizde suyu arar hale gelirsek bir gün, çöllerde su arayanlar gibi serap içinde, her gördüğümüze koşmayalım;su…Suuu …. Suuuuuu… diye. Değerini bilelim. Ve sahip çıkalım suyumuza. Bu bizim hayati sorunumuz olmasın. Bu yalnız yetkililerin değil tüm vatandaşların görevidir.

   Temiz su gibi aziz olsun ömrünüz. Sağlık ve huzur dolsun yüreğiniz. Susmasın, kirlenmesin içinizdeki temiz ve aydınlık dolu yüreğiniz

Yarınınız sevgi, saygı, sağlık ve berrak su gibi temiz yaşam olsun. Atılsın bedenlerden tüm mikroplar, temizlensin içe sinen tüm zararlı ne varsa bedenlerden ve hayatımızdan.

 cengiz çetik-06.10.2007-finike

9月22日

SENİ YAZMAK VAR YA… YAZ YAZABİLİRSEN

 

Seni yazmak var ya: ah/ seni yazmak. Yazamıyorum bir türlü. Ellerim cebimde bomboş bakıyorum boşluğa. Hep birileri yazıyor. Bizim adımıza gündelik hayatta bile bizi yazıyorlar.

 Bankaya gidiyorsun, başka yazıyor yazılar insanların yüzleri. Sokakta geziyorsun bir başka yazıyor bakışları. Alacaklılar göründü mü bir başka yazılıyor yüreğindeki çarpıntılar.

 Okula gidiyorsun bir başka bakıyor tertemiz yürekli geleceğin büyükleri. Eve gidiyorsun bir başka yazılıyor evin halleri. Resmi daireye gidiyorsun bir başka yüzlerindeki ve sözlerindeki duruşlar. Hele bir de seni yazmak var ya ne kadar zor bir bilsen. Kendimi yazmaktan bile zor. Ben ki yüzde ikilik artışlarla geçimini sürdüren, yüzde ikilik mahkûmu bir insanoğlu. İşte öyle bir adam.

 Gün gelir de gidersem buralardan, hiçbir şeyi özlemem diyemiyorum. Ömrümün on yılını aşan bölümünün içinde, beni adam yerine koyup yanımda yer alanları özlerim, kimbilir  belki de. Gerisini bir bilgisayarı resetler gibi siler, giderim.

  Ekonominin acımasız çarkları içinde kimine ballıdır hayat, kimine de zehir zemberektir her gün. Kiminin kaderi denir geçilir. Kiminin de şansı denir susulur. İşte burada bile seni yazmaya varmıyor dilim. Sen ki susmuş karşımda bakıyorsun bir suçlu gibi bana. Sanki yaşamın ağır yüklerini sadece benim suçummuş gibi bakarak.

 Ya sizlerin hayatında hiç bankalardan eli boş dönüp çaresizlik içinde kaldığınız olmadı mı?  Kredi kartları verilirken düşünmeden verilirken, diğer kredilerde inceden inceye kusur aranması karşısında düşüncelerle sorguladığınız olmadı mı? Ben mi yanlış yapıyorum yoksa birileri bana yanlış mı yapıyor diye hiç düşündünmediniz mi? Ben düşündüm.

Ya kendini dev sanan cüce düşünceli insanların sizlere tepeden bakmasıyla hiç karşılaşmadınız mı? Ben çok karşılaştım. Ne mi oldu sonunda? Balon gibi şişip patlayarak silindi hayatımdan. Sizde öyle yapın. Rahatlarsınız bence. Fazla kafaya takıp patlayacağınıza, patlasın, silinsin içinizden kara düşünceler.

İşte hayat bu. Her şeyi yaşarız. Ama hiçbir şeyi yaşamamış gibi kalırız bir gün orta yerde.

İşte bugün de bir başka takıldık hayatın bir ucuna. Siz nereye çekerseniz oraya gider. Ama ben nereye çektiğimi ve nereye çekeceğimi biliyorum. Peki siz biliyor musunuz?

Size bir şiirimin bölümünü paylaşarak, sevgiyle kalın diyorum.

Düşüncelerimde sen

...hayalimde sen

.....yüreğimde sen

.......yürüdüğüm sokaklarda

.........uzanıp yattığım yatağımda

..........çalıştığım işimde

...........her konuşmamın bir yerinde

............ hep sen varsın içinde.

 

Seni yazmak var ya

dağa, taşa

avuçlarımdaki

...alnımdaki çizgilere.

…..

……

ahh/

bilemezsin

sen demek

ben demektir içimde...

CENGİZ ÇETİK-FİNİKE-22.09.2007 

7月6日

NEREDE KALMIŞTIK?

 

 

İnsanlar doğar ve ölürler. Her doğum sancılı olur. Bebeklik ve çocukluk pembe düşlerin yaşandığı yıllar olarak kalır. Büyüdükçe o pembe toz bulutu yerini gri bulutlara, tozlara bırakır. Gün gelir ki hayatın sorunlarıyla baş başa kalınca simsiyah bir toz içinde buluverirsin kendini. Tabii ki

Bu söylediklerimiz herkes için geçerli değildir. Orta ve ortanın altındaki sosyal hayatla mücadele eden yaşamlar için geçerlidir. Yoksa bir eli yağda, bir eli balda tepede kendilerini ayrıcalıklı gören tabakalar görenler yaşamaz ve hissedemezler. Zaten hissetseler, o içinde eziklik duygusuyla törpülenen insanlar kadar hayata tutunamaz giderler.

Neden bugün böyle bir yazıyı hissettim. Tv ve çevremde gördüğüm insanların yaşamları ve davranışları dikkatimi çekti. Hele bir de yedi sekiz yaşlarındaki bir simitçi çocuk ilgimi çekti. Daha tepsiyi zor kaldıran bu çocuk o yaşta ekmek derdine düşmüş. Onu buna iten nedenler nelerdir kimbilir? Arkadaşları oyun oynarken o simit satıyor. Hayatın bu acımasız çarkına erken kapılmış bir insan. Çay bahçesinde onu seyrederken hayatın ne denli zor olduğunu düşündüm. Aslında bazılarına göre zor desek daha doğru olur…

Biz hergün monoton olarak işlerimize düzenli gidip geliyoruz. Ve bir gün geliyor bir de bakmışız emekli olmuşuz. Gençliğimizdeki hayallerimizi gerçekleştireceğiz derken birden başka sorunlar içine gömülüp hayatın oyununa kanıp, kaybolup gidiyoruz. Haydi kanmayalım? ne yapacağız? Biz bu hayatın kurulu düzeni içinde rolümüze devam etmekten öteye bir rolümüzü göremeyip, devam edeceğiz. Bu bizim akan dere içinde suya kapılmış bir odun parçası gibi alıp götürüyor. Ve bir yere bırakıp gidiyor. İçiniz kararmasın. Biraz tebessüm edin. Bizi hayata bağlayan sıcak gülümsemeler ve kahkahalardır hayata esnek baktıran. Oradan oraya koştursak, bizi ölünceye kadar süründürse de yaşamak, doya doya yaşamak hakkımız. İstediğimiz gibi yaşayamasak ta, yaşayabildiğimiz kadar yaşayacağız hayatta.

Temel fıkralarından bir tanesi aklıma geldi. Onu sizlerle paylaşayım;

Temel'in babası vefat eder... Cenazeye gelen bir aile dostu Temel'e sorar: -Nasıl oldu? -30.kattan aşağıya düştü... -Vah vah desene çok feci ölmüş... -Yok yok öyle ölmedi... Tam yere düşecekken manavın tentesine çarpıp tekrar yükseldi... -Vah Vaah! Daha şiddetli çakıldı o zaman? -Yok! Karşıdaki kasabın tenteden zıpladı bu sefer karşı binanın çatısına... —Demek çatıya çarpıp öldü. -Yok ya! Çatıdan yuvarlanıp elektrik tellerine gitti... —Deme ya! Çarpıldı o zaman... -Yok canım teller yaylandı babamı 200 metre yukarı fırlattı. -200 metreden yere çakıldı öyle mi? Yazık... -Yok ya yine en baştaki bakkalın tenteye.. —Orada mı öldü? -Yooo... Oradan da yine kasaba... En sonunda bunalan adam Temel'e bağırarak sordu; -Nasıl öldü bu adam? —Baktık durmuyor... Vurduk!

 Bir türlü hayatta başarılı olamayan engellerle karşılaşan insanları kurtarmanın en kolay yolu onu ortadan kaldırmak değil, topluma kazandırmak olmalıdır. Bu toplum, birlikte çok büyük işler başarabilecek potansiyel güçlere sahiptir. Çalışan insanları kendimizden soğutup, koparmayalım. Sonra Nasrettin Hoca gibi ağaçtan yere düşüp, sonra  niye düştüm diye düşünüp dururuz.

Vurmadan, vurulmadan; yaparak, yaşayarak bir gelecek kuralım kendimize.

 

Kendime biraz tatil yapayım diye düşünüyordum. Senaryo çalışması olduğu yerde kaldı. Sanırım o tekniği biraz daha almalıyım. Şiir ve hikâye yazmak bana daha kolay geliyor. Hele sizlere duygularımı, düşüncelerimi anlatmak daha güzel geliyor. İyi ki varsınız dostlarım. Yeniden başlıyoruz düşünmeye ve paylaşmaya. SAHİ! NEREDE KALMIŞTIK?

 06.07.2007-FİNİKE

 

6月16日

ATATÜRK GİBİ DÜŞÜN

Koşullar ne kadar ağır olursa olsun; yılgınlık, teslimiyetçilik ve düşünme yoksunluğu Türk gencine yakışmaz. Sana da yakışmaz kızım.

Öss sınavında, hayat sınavında, ekonomik sıkıntılarda çıkış yolun, rehberin ve önderin ATATÜRK’TÜR her zaman.

Türk gençliği, gelecek hayallerin için sınava girdin. Umutlarını, düşlerini gerçekleştirmek için kendini hazırladın. İçinde kaybetme korkusunu ve teslimiyetçiliği asla taşıma. Teslimiyetçilik ulusunun karakteri değildir, senin de olamaz. Bu ülke, gelecekte sizlere emanet edilecek gelecekte.

Sen, kendini geliştireceksin, yetiştireceksin. Her türlü tuzak ve oyunlara karşı kendini hazır hissedeceksin. Sınavı kazanıp okuduğunda; bu ülkenin sorunlarını göğüsleyen yiğitlerden biri de sen olacaksın.

Kızım, sen de bu sınavda, o yüz binlerce gençten biri olarak sınava girecek ve okuyacaksın. Yüreğin bu ülke için çarpacak. Bu vatan için mesleğinde hizmet edeceksin. Senin en temel görevin; yurduna layık insan olarak yetişmendir. Atatürk gibi düşünerek yaşamandır.

Norveçlilerin bir sözü varmış. Sıkıştıklarında ya da bir sorun karşısında söyledikleri bir güzel söz varmış. “ATATÜRK GİBİ DÜŞÜN.” Neden bizde çocuklarımıza bu yöne uyarıcı sözler söylemiyoruz. Başka ulusların saygı duyduğu bir liderimizi örnek almıyoruz. Öyleyse söyleyelim gençlerimize “ATATÜK GİBİ DÜŞÜNÜN.”  Sorunlarınız karşısında, çözüm yollarını.  Zorluklar karşısında, onun gibi çıkış noktası bulup, doğru seçeneği fark edin. İşte, sen de bu koşullar altında asla kazanamayacağım demeyeceksin. Her türlü olumsuz düşünceden sıyrılacak ve tek bir hedefe odaklanacaksın. Başarmak ilken olacak senin. Bu düşünceyle yola çıkmak bile kazanmanın yarısı eder. Diğer yarısı da çalışmak ve kararlı olmaktır. Sen kazanmak istedikten sonra; bütün dağlar ova, bütün tehlikeler yok olur. Bütün karanlıklar, aydınlık olur, duramaz senin önünde.

 Türk gençliği; ÖSS sınavında hepinize başarılar dilerim.

Yolunuz açık, geleceğiniz aydınlık olsun. Her zaman Türk ulusuna layık ve onurlu yaşayın. “Atatürk gibi düşünün.” Bu düşünce bile yeter her şeye…

Sevgiler saygılar hepinize…16.06.2007

CENGİZ ÇETİK
5月26日

TARAFIM BEN

 

 

Gökyüzündeki yıldız kadar,

Yeryüzündeki insan kadar,

Denizi, ormanı, toprağı kadar,

Yurdumun özüne bağlılıkta,

Tarafım ben, taraf…

 

 Tarafım ben; iyilikten yana. Tarafım ben; dürüstlükten ve güzellikten yana. Her yeni günde yaşanan temiz ve soylu davranışların tarafındayım ben; her zaman ve her yerde.

 

Kirlilikten yana, ikiyüzlülükten yana,  ahlaksızlardan yana, kanla beslenen zihniyetlerden yana olanlara karşıyım ben; her zaman ve her yerde.

 

Sevdayı yüreklerinde taşıyanlardan yana, çifte standart davranmayanlardan yana, ulusu için canını ortaya koyanlardan yana tarafım ben.

 

Toprağımın bütünlüğünden yana, marşımın adını hissedenlerden yana, halkımın acılarını paylaşmaktan yana, ulusumun değerlerini paylaşmaktan yana tarafım ben.

 

Her nerede olursa olsun, yaşanan acılar; insanı daha azimli kararlar aldırır. Yaşamımızı etkiler; olumlu ya da olumsuz. Bu kararları almaktan kaçamayız.

 

Sorumluluk duygusunu yüreğinde taşıyan her insan, acılar karşısında duygularıyla bir taraf olur.

 

Yaşam içinde her zaman bize aklımız ve duygularımız; hayatımıza yön verir. Ve öyle anlar gelir ki ben tarafsızım diyemezsin. İnsan olarak diyemezsin, en azından. İşte o anlarda biz, duygularımızın esiri oluruz. Ona göre yorum yaparız; gördüklerimiz, duyduklarımız ve yaşadıklarımız karşısında. Doğru ya da yanlış; biz taraf oluruz. Bize göre doğru olandan yana, tarafız biz her zaman.

 

Sizlerde; iyilikten yana, güzellikten yana, temiz toplumdan yana, yurdumun bütünlüğünden yana, sevgiden yana, dostluktan yana, dürüstlükten yana, halkımın acılarını paylaşarak onlarla birlikte olmadan yana; yüreğiniz aydınlık, geleceğiniz tasasız ve mutluluk dolu olsun. Tarafınız doğru olandan yana olsun; her zaman…

 

Yarınınız bugünden güzel olsun; Her şeyin, en iyisine layık güzel yürekli insanlar…

5月19日

SUÇA GÖZ YUMMAK, SUÇA ORTAKLIKTIR…

 

  Bugün karar günüdür. Çünkü öyle bir zamana geldik ki ya suçludan yana olacağız ya da suçsuzdan yana. Karar verirken iyi düşünelim. Çocuklarımızın sağlıklı büyüyebilmesi için iyi düşünelim.

  Gittikçe birçok değerlerin çürütüldüğü ve yozlaştırıldığı günlerle karşılaşıyoruz. Bunlarla mücadele etmeden susamazsınız. Bir kenara oturup banane diyemezsiniz. Bunun için tarafsız olamazsınız; ya iyilikten ya da kötülükten yana olacaksınız. Ortada duramazsınız. Durursanız iki taraftan da darbe alır, şamar oğlana dönersiniz. Bunları neden söylüyoruz. Çünkü ortalık suçlulardan geçilmez oldu. Okullarda, sokakta, iş yerlerinde; her yerde suçlularla karşılaşıyoruz.

  Kimi ahlak değerlerini hiçe sayıyor, taciz, sapıklık yapıyor. Kimi insanların sağlıklarıyla uğraşıp uyuşturucu satıyor, insanları zehirliyor. Kimi milleti dolandırıyor saltanatını kuruyor;  başkalarının sırtında keyif sürüyor. Kimi katil oluyor, insanların üzerine düşünmeden ateş açarak. Kimi de sokaktaki insanların üzerine hızla arabaları sürerek öldürüyor. Adı kaza oluyor. Giden canların hesabı kalıyor sembolik cezalarda. İnsan öldürmenin kazası olmaz. Nasıl olursa olsun adı cinayettir. Bu ve buna benzer suçları işleyenlerin arkasında yer alan suça ortaktır. Onun suçlu olduğunu bildiği halde onu savunuyorsa siz ne düşünürsünüz acaba?

  Eğer toplum içinde bir suç işleniyorsa, bu suçu da birileri gizleyip saklamaya çalışıyorsa; suçu işleyenden ne farkı kalır onun sizce? Bizler örnek bir ulusun, örnek yurttaşları olmalıyız. Benim adamım, senin adamın olmaz işlenen suçta. Toplum içinde teşhir edilmelidir böyleleri.    Yoksa onun yaptıkları yanına kar kalır. Yüz kızartıcı suçlar, uyuşturucu tacirliği, insan kaçakçılığı, dolandırıcılık, ihanet, sapıklık vb. hepsi bu toplumun içindeki çürüklerdir. Kurumlar içine sızmışsa temizlenmelidir. Yoksa zamanla diğer sağlamları da çürütür cezasız kalmasıyla. Bu halkın, kimlerin ne suç işlediğini bilmesi, en doğal hakkıdır. Mağdur olan; suçu işleyen değil, o suçu işleyenin harcadığı insanlardır.

 Basının haber hakkı ve olayları yayınlama hakkı vardır. Basın toplumun aynası oldukça, bu ülkede yapanın yanında hiçbir şey kar kalmaz.  Basının gücü her zaman haklının adaletin ve doğrunun yanında yer alır. Almak zorundadır. Suçlunun değil, suçsuzun yanında yer alır. Ezenin değil, ezilenin yanında yer alır. Tehditlerle basın görevi engellenemez. Susan basın dilsiz, sağır, kör, adamın hayatına benzer. Öyle basın olacaksa, hiç olmasın daha iyi.  Özgür basın halkın sesi olur. Susturulmuş basın, halkın sesi olamaz. Unutmayın!

 Benim adamım, senin adamın zihniyetinden kurtulmadıkça, pisliklerden kurtulamayız. Aksine o suçu yapana ortak oluruz. Dikkat ediniz!  

  Yanlışlık bazen sizi bataklığa götürür. O bataklığa girip girmemek elinizde. Suçu işleyen kim olursa olsun, cezasını çekmelidir. Aksi durum, vicdanlarınızı sızlatmaz mı?

 Öyle kurumlar var ki kirletilmeye tahammülü olamaz. Kirletmeye kalkanlar, o kurumlardan ayıklanmak zorundadır. O kurumların güvenirliği ve saygınlığı açısından şarttır bu. Hiç kimse kurumlardan daha büyük değildir. Herkes dikkatli olmalıdır. Suçlunun yanında yer alan suçlunun ortağı olur. Ya da o suçu kendi de işliyor ki normal görüyor diye düşünenler çıkabilir.

Suçlu kim olursa olsun ve nereden gelirse gelsin cezasını çekmelidir. Yüzkarası olanları bırakın layığını bulsun. Bu toplumun içinde böyle insanlara göz yummak, ilerde başka olaylara da emsal teşkil edecek kötü sonuçlara izin vermektir.  Asla izin vermeyin.

   Toprağımız, onurumuz ve namusumuz bizim için önemlidir. Bunlar, bizim kültürümüzün bir parçasıdır. Bunu birilerinin kirletmesine asla izin vermeyelim. Verenler olursa, onları da toplum önünde teşhir edelim ki destekçilerinin kimler olduğu bilinsin. Biz bu Anadolu toprakları üzerinde, bu değerlerle yaşamış bir ulusun evlatlarıyız. Bu değerleri yüreklerinde taşımayanları da bilmeliyiz ki ona göre onlara değer biçelim. Değil mi ya…

CENGİZ ÇETİK.18.05.2007

NOT: bu haftaki yazıyı, hafta içinde birkaç kez yazdım, sildim ve yeniden yazdım. vicdanımın sesini dinleyerek…

5月12日

ANNELER GÜNÜ VE ONDOKUZ MAYIS

 

Analardır;
…Yuvaları yuva yapan.
...Sevgileriyle çevresine ışık saçan.
…Yüreklerinde eşsiz çiçekler açan.
…Çocukları için hayatını veren.

Yüce değerleri içinde taşıyan,
Ailesine, vatanına kendini adayan,
Yorgunluğunu, umutla süsleyen,
Analardır, anne yüreğini öğreten.

Yürekleri;
… Kordur acılara karşı.
…Sırdaştır dertlere karşı.
…Candır çocuklarına karşı.
…Siperdir saldırılara karşı.

Anadır;
…İnce yüreğiyle yaşamını işleyen,
…Yüreğindeki güzellikleri açan,
…Dokuz ay içinde sevgiyle taşıyan
…Çocuklarına anne yüreğini gösteren.

Dün anneler günüydü. Sadece anneler gününde değil yılın her gününde yüreğimizde annelerimize bir yer ayırmalıyız. Tabii ki yüreğinde gerçek annelik duygusu olarak çocuklarını sahiplenen ve hayatına adayan fedakar annelerimize söylüyoruz. Vicdanları sağır olmuş, annelik duygusu kör olmuş çocuk doğuran kadınlara değil. Yüreğinde anne şefkati duyan annelere yazdığım şiirimi armağan ediyorum.

Yarınlar öğretmenlerin olduğu kadar fedakâr annelerin omuzlarında yetiştirdiği kuşaklarımıza bağlıdır. Saygıyla ve sevgiyle ellerinden öpüyoruz. 

  Bu arada, bu hafta içinde kurtuluş savaşı destanımızın başlangıcı olan 19 Mayıs’ı bütün coşku ve aşkımızla kutluyoruz.

Yüreğinde yurt ve Atatürk sevgisi ve onuruyla bağlanan tüm ulusumuzun; Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutlarız.

Bu yurt, yokluklarla savaşılarak kazanılmıştır. Satılamayacak kadar kutsaldır her karış toprağı. Başkalarına ödün verilecek kadar sahipsiz değildir, her metrekaresi. Suyu, toprağı ve üzerinde tarihlere sığmaz destanlarıyla uğrunda şehit olunan yurdumuz; Türkiye’miz; canımız, kanımızdır bizim, atalarımızdan bize kalan emanet. Atatürk bu ülkeyi sonsuza kadar koruma ve kollama görevini siz gençlere emanet etti. İnanıyorum ki damarlarınızdaki soylu kanla yaşayacaktır, sonsuza kadar TÜRKİYE CUMHURİYETİ…

5月5日

SON HAMLEYİ YAPABİLMEK

 

“Hayat, bir satranç oyunu” der birçok kişi. Ben de yaşamımız içinde gelişen olaylara verdiğimiz tepkilerin geleceğimize yansımasıyla bu yönde düşünüyorum. Çünkü yapacağımız söz ve davranışlar, bizim hayatımızı bazen öyle yönlendirir ki biz şaşırırız. Bazen hayatımızı alt üst eder, bazense beklemediğimiz şekilde gelişir, kurtarır.

Satrancı bilenler, çok iyi bilirler ki can alıcı hamleler vardır, oyunun bir yerinde. Bitirici hamle ya da sonuca götüren hamledir bu. Bazen tüm ümitler kurudu derken, birden bir hamleyle oyun senin lehine dönüşebilir.  Bazense tam artık kazanıyorum derken beklemediğin bir hamleyle yıkılırsın. İşte hayat, bu yönleriyle bir satranç oyunudur. Doğru yerde, doğru hamleyi yapmamız gerekir. Her isteyen, istediğini kurallarla çizmek zorundadır. Biz o kurallara göre oynarız. Kural dışı oyunlar duvara çarpar. Kurallar olmasa, oyunda olmaz. Kuralsız olduğunu söylediği oyunlar da kendi kurallarını koyar zaman içinde. Çünkü kuralsız hiçbir şey eser koymaz ortaya.

Okula gelmenin bir kuralı vardır. Bir yere girmenin bir kuralı vardır. Yönetici olanın bir kuralı vardır. İş yapmanın bir kuralı vardır. Toplumda yaşamanın bir kuralı vardır. Bunların bazıları yazılıdır. Bazıları ise yazısız, toplum içinde oluşan değerlerle örülüdür.

En küçük çatı ailedir. Düşünün bir kez, ailenin birlikteliği nasıl sağlanır? Peki, kuralları nerede yazılı? Anne- baba ve çocuklardan oluşan çekirdek bir ailenin yaşantısı nasıldır evde? Bu evin kuralları yok mudur? Peki, nerede yazılı? Sözlerle mi kuruyoruz birlikteliğimizi yoksa? Çocuklar ve büyükler arasındaki bağ nasıl işler aile içinde acaba? Bağın bozulduğu an, aile nereye gider hiç düşündünüz mü?  Ben düşünmek bile istemiyorum. Çünkü toplumda görüyorum, bozulan bir ağın hayatlarını nereye götürdüğünü...

Satrançta oynanan hamle geri alınmaz, zorunlu haller dışında. Tutulan taş oynanır, önceden düzeltiyorum denmezse.  İşte hayattaki yapılan yanlış veya doğru hamleler geri alınmaz. Sonucuna razı olursun istesen de istemesen de.  Herkes kurala uymak zorundadır. Beğensen de beğenmesen de…

Satrançta oyun sonları çok önemlidir. Hele öyle anlar olur ki bir piyon oyunun kaderini değiştirir.  Kızılderili Son Mohikan olur. Bitirici hamleyi yapar…

Hayatta; tam kaybettim derken kazanmak, tam kazandım derken birden kaybetmek yaşanır. İstesek de istemesek de…

Ne olursak olalım; doğru düşünelim doğru karar verelim. Başkalarının piyonu olmayalım. Gelecek bizim satmayalım geleceğimizi. Onu başkalarının eline ipotek verip karartmayalım. İyi düşünüp, karar verelim. Norveçlilerin “ATATÜRK GİBİ DÜŞÜNMEK” sözünü bizde uygulayalım. Bizimde sözümüz olsun. Biz de Atatürk gibi düşünelim. Ona layık bir gelecek kuralım, bastığımız topraklarda. Bayrağımın bütün topraklarımızı ve bizi temsil ettiğini unutmayalım. Ne olursak olalım; biz olalım, bir olalım dostça ve sevgiyle.

Kim yaparsa yapsın son hamleyi, ama iyiye ve güzele doğru yapsın. Kim yaparsa yapsın son hamleyi; kardeşçe yapsın. Kim yaparsa yapsın son hamleyi yurdun yararına yapsın. Gölge oyuncularıyla, gölge arkasında yapmasın. Herkesin gözü önünde yapsın. Vicdanları rahat olsun. Habersiz yapmasın. Yoksa habersiz karşılık bulur. Bunun kimseye yararı olmaz. Öyleyse yapılacak son hamle bizim olsun diyorsak; oyunu kuralına göre oynamalıyız. Oyun ortasında yeni kurallar getirmek, dürüstlüğü bozar.  Herkes kendine göre kural koyamaz. Ortaktır oyunda kurallar.

Hayatta her zaman en doğru hamleleri yapmanız dileğiyle. Son hamleniz, her zaman yerinde ve zamanında olsun. Yapacağınız hamle sizi daha iyi bir geleceğe götürecekse o son hamleyi yapın. Yapmaktan çekinmeyin. Çocuklarınız için yapın…

 

cengiz çetik.05.05.2007-finike

4月21日

BİR ULUSUN YENİDEN DOĞDUĞU GÜN

 

Ulusal egemenliğin kurulduğu gündür 23 Nisan. Bir ulusun yokluğa terk edildiği günlerden, direnerek var olan bir ulusun öyküsüdür 23Nisan.

İstanbul işgal edildiği zamanlarda Atatürk” GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER.” Dediğinde çevresinde kaç kişi inanıyordu. Ama o yüreğinden buna inanıyordu. Amacını gerçekleştirmek için ulusuyla bütünleşerek “KURTULUŞ SAVAŞI”NI başlattı.  Vatanına ihanet edenler, yabancılarla pazarlık içinde kendi geleceklerini kurtarmaya çalışıyorlardı. Bu ulus onlar için belki de bir köleydi. İstedikleri gibi her şeyi yaptırabilecekleri uyuyan bir halk var, sandılar. Mondros ve Sevr de verdikleriyle bu halk, bu oyunlara boyun eğip yok olacaktı. Evdeki hesap uymadı. Çanakkale’de bir güneş gibi doğan bir komutan vardı ki hesaba katmamışlardı. O, bu ulus ya özgür yaşar ya da onuruyla savaşarak yok olur, düşüncesiyle bir ulusu uyandırmıştı. Ulusunun karakterini içinde taşıyarak ”HÜRRİYET VE İSTİKLAL BENİM KARAKTERİMDİR.” Diyerek ulusunun sesi olmuştur. Bu MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’TEN başkası olamazdı. Ve dediği gibi GELDİKLERİ GİBİ GİTTİLER.

Bunu en iyi o zamanları yaşayanlar bilir. Gelin o zamanlarda yaşanılmış anıları öğrenelim.”

I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti’nin yöneticileri kendi taç ve tahtlarının geleceği için Türk yurdunun istilasına göz yumunca Türk Milleti kendi namusunu, yurdunu ve geleceğini kurtarmak amacıyla “Kuvayı Milliye” adı verilen yerel direniş örgütlerini kurmuşlardır. Bu yerel örgütler Kurtuluş Savaşı destanını yazacak olan Türk Milletinin kahraman ordusunun çekirdeğini oluşturmuştur. Aşağıdaki anekdot da Atatürk’ün Kuvayı Milliye ile ilgili ilginç değerlendirmesi yer almaktadır.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra memleket işgal edilmiş, ordu dağılmış, elde bir şey kalmamış durumdaydı.
Yabancılar artık Türkiye’nin tarihe karıştığını iddia ediyor, memleket üzerinde pazarlıklar yapıyorlardı.
İşte bu sırada Atatürk Samsun’a çıkmış, Erzurum ve Sivas Kongresi’ni topluyor, “Kuvayı Milliye”nin oluşmasına çalışıyordu.
Bu durum karşısında etrafındakilerden umutsuzluk içinde olan birisi, bir gün Mustafa Kemal’e:
- Paşam, dedi, memleket işgal edilmiş, ordu tümüyle dağılmış, büyük devletler bizim sonumuzu görüşüyorlar. Galip devletlerin kuvvetli orduları ve donanmaları karşısında kurmak istediğiniz “Kuvayı Milliye” neye yarar?
Mustafa Kemal gayet sakin şu cevabı verdi:
- Kuvayı Milliye, namuslu bir insanın yastığının altındaki tabancaya benzer. Namusunu koruması için, herhangi bir ümidi kalmadığı zamanda hiç değilse intihara yarar.” İşte Atatürk’ün yüreğinde yaşattığı o yüce duyguyu…
Ya demokrasi dersi veren bir anı var ki bazılarının kulağına küpe olsun. Anlayabilenlere tabiî ki
”Atatürk, Mudanya yolu ile Bursa’ya gidiyordu. Kalabalık bir halk kitlesi iskelede etrafını çevirmiş bulunmakta idi. Bir kadının, elinde bir kâğıtla Atatürk’e yaklaştığı görüldü. İhtiyar, zayıf bir kadındı. Ata’nın yolunu keserek titrek bir sesle:
- beni tanıdın mı oğul? Dedi. Ben sizin Selanik’te komsunuzdum. Bir oğlum var; devlet demiryollarına girmek istiyor. Siz onu alsınlar dediniz. Fakat müdür dinlemedi. Oğlumu yine ise almamış. Ne olur bir kere de siz söyleseniz.
Atatürk’ün çelik bakışlı gözleri samimiyetle parladı... Elleriyle geniş jestler yaparak ve yüksek sesle :
- Oğlunu almadılar mı? Dedi. Ben tavsiye ettiğim halde mi almadılar? Ne kadar iyi olmuş... Çok iyi yapmışlar... İste Cumhuriyet böyle anlaşılacak...
Kadın kalabalığın içinde kaybolmuştu. Ve Atatürk adeta vecd (çosku) dolu bir sesle:
- İste Cumhuriyetten beklediğimiz netice... Diyordu.” İşte bunun ne kadarı gerçekten yaşanıyor acaba? ACABA?

Ya milletvekillerin ayrıcalığını eleştirdiği o ince sözleri anlayabildik mi? Halkçılık, halkından üstün ayrıcalıklarla donatılmak mı? Elbette değildi. Atatürk işte bunu da güzel bir sözle dile getirmiştir. Tabiî ki anlayana sunulur. “
Atatürk bir sabah Florya’dan Dolmabahçe sarayına dönüyor. Yeşilköy istasyonunun önünden geçerken birdenbire otomobili durduruyor ve başyaver’e:
- Sorunuz, tren var mı? Diye emir veriyor.
O sırada tren hemen hareket etmek üzeredir, hep birlikte otomobilden inip yanındakilerle trene biniyor. Karar ani verildiği ve tatbik edildiği için bu trene biniş hemen kimsenin nazari dikkatini çekmiyor. Bir müddet sonra, her şeyden habersiz olan kondüktör Ata’nın bulunduğu kompartımana geliyor. Kafileyi görünce çekilmek istiyor. Ata hemen sesleniyor;
- Vazifeni yap! (yanındakileri göstererek) bu efendilere niçin bilet sormuyorsun?
Yanındakiler cevap verirler.
— Paşam biz mebusuz. Tren bileti almayız. Parasız seyahat ederiz.
Ata hayretle:
- Bu imtiyazı hiç beğenmedim, der. Çok ayıp ve acayip bir kaide. Çok güzel halkçılık!”

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN. YÜREKLERİNDE ATATÜRK CUMHURİYET VE İLKELERİYLE YAŞAYAN TÜM ULUSUMUZA SEVGİLER VE SAYGILAR SUNARIM. HER NEREDE OLURSANIZ OLUN…
cengiz çetik-21.04.2007

4月7日

Potansiyel Suçlular Olmasın Gençlik-Yazı

 Gelecek düşüncesi sarmışsa içinizi, karamsarlıklar arasında. Bir şeyler gün ve gün kararıyorsa ve duyarsızlıklar arasında kalmışsan çaresizce; düşün o zaman.
Suçlar kabarmışsa toplum çemberi içinde; potansiyel suçlulara dikkat o zaman.
Sosyal adalet çemberi açılmışsa uçurum gibi, insanlar geleceklerini göremiyorsa aydınlık. Yetişen genç toplum, bir bunalım yaşamı içine itiliyorsa ve isyanlardaysa yüreklerindeki düşünceler. Gör, o zaman gelebilecek patlamaları, yaşanılan çıkmazların ardından volkan gibi patlamaları.
Şiddetin her türlüsü hayatın içindeyse, azar azar sızmışsa yüreğe; dur o zaman. Dikkat! Patlamaya hazır bir yürek var karşında. Lisedeki gençlik, işte bu yaşamın içinden geçen günlerle dolu yaşıyor günlerini, belki de.
Bir yanda son model arabalarla lise önlerinde tur atanlarla at arabasıyla bile gelemeyen ezikliği yüreğinde hisseden gençlerin, eğitim içinde geleceğe bakış nasıl olur sizce? Bir yanda paparazilerle dolu sahte hayatlar üzerine kurulu pembe fotoğraflarla süslü bir hayatı görüyor, bir yanda yokluklar içinde yaşama tutunmaya çalışan hayatların çocukları olarak yaşamaya çalışıyor.
Eğitim uçurumları arasında sıkışan, potansiyel suçlu gibi görülerek yaşayan bir gençlik varsa karşınızda; düşünün o zaman.
Yaşanılan yaşam farklılıkları bazen potansiyel suça tahrik ve zemin olarak kayıveriyor. O zaman da topluma yeni suçlular çıkıyor. Gelecekleri lekelenmiş, suçlular arasına katılmış, kaybolmuş bir gelecekten daha tehlikeli ne olabilir?
Bir yanda yurt dışında saltanatlarla kurulu eğitim alanlar, bir yanda sabah kahvaltısını bile yapamadan okula giden gencin gelecek hayalleri.
Bir yanda geçimleriyle kefeye konulan, aşağılanan insanlar, bir yanda dış kapıda ayakta karşılanıp ağırlanan insanlar.
Hayat mı acımasız, yoksa hayatı acımasız yapan, sorumsuz davrananlar mı var?
Kiminin yüreklerinde işlenir ilmek ilmek gelecek düşleri. Söyleyemez içinde yaşattığı gelecek hayallerini. Kimbilir, belki de asla gerçek olmayacak kurduğu düşleri.
Kimi çalışmadan işletir tık tık terlemeden işleri. İstediğini alır. İstediğini elde eder. Gelecek tasası yoktur. Açlık duygusu yoktur. Nedir aç kalmak? Sabahları yürüyerek, yağmur altında okula gitmek nedir bilmez onlar. Ayakkabılarının içine su girmez. Aynı giysileri iki yıl giymez. Ama çalışmak nedir, önemli değildir onlar için. Halleder, Napolyon sözleri gibi işlerini. “para, para, para”…
Kiminin içi doludur, bilemezsin dışından. Kiminin içi boştur, bilemezsin üstündeki giysiden. Ama hayat acılarla biçim verir gittiği belirli veya belirsiz yolu…
Gençlerimize sahip çıkalım. Çıkalım da nasıl? Siz bulabilir misiniz yolunu? Doluyu boşu bularak, ayırabilir misiniz? Potansiyel suçlu yaratmadan çözebilir misiniz sorunlarını?

 

Cengiz Çetik

3月31日

KIRILMA NOKTASI

 

Kırılma noktası nedir? Son günlerde bazı çevrelerce çok söylenir oldu bu. Hayatımız içinde nerelerde karşılaşıyoruz? Biliyor musunuz?

Kırılma noktası deyince hemen depremlerdeki fay hattının olduğu yerler mi akınıza gelir?  Yoksa bir arkadaşınızla fikir ayrılığına düştüğünüz anda mı aklınıza gelir?  Ya da herhangi bir yerde “kırılma noktası” sözcükleri kullanılarak uyarı yapıldığı yerlerde mi gelir? Nerede aklınıza gelirse gelsin; kırılma noktası aslında kalbinizde başlar. Çünkü bütün yaşamınıza yön veren yüreğinizdeki duygular ve beyninizdeki kalıplardır, sizin hayata bakış açınız.

Son günlerde televizyonlara çıkıp “buna dikkat edin bunlar hassas noktalardır?” diyen insanlar çoğaldı. Bazı çevrelerin kırılma noktasıdır, aslında hatırlatılan.

  İyi de her şey bu kadar basit mi kırılıyor?  Sanmıyorum. Bir depremi düşünün ki yıllarca fay hattında biriken enerjisi, bir gün kırılma hattından çıkar ortaya. Hem de bütün öfkesiyle. Çevresinde ne varsa yıkar gücü yettiğince. Küçük büyük demeden herkesi yutmaya çalışır. İşte toplum içinde herkesi yutmaya çalışan kişiler de kendini bir deprem hattı mı zannediyor ki kırılma noktalarından söz ediyor hep. Yoksa özellikle bunu sık sık vurgulayarak ön planda mı olmak istiyor? Bu ülke öyle kolay kolay yolundan başka yere çevrilemez dene dene geldik bugüne. Buradan da gidiyoruz yeni günlere doğru.

 İstiklal Marşı’mızdaki “istiklal” kelimesinin bağımsızlık olduğunu unuttuk.  Neden?

Bir ülkenin dilinin korunması gerektiğini unuttuk, her türlü yabancı sözcükler hayatımızın bir yerinde kullanır olduk. Neden?

Toplum içinde birbirimize saygımızı ve sevgimizi azalttık. düşünmeden birbirimizi kırar olduk. Neden?

Konu komşuyu düşünmez olduk. Komşuluk ve dostluk ziyaretlerini unutur olduk. Neden?

Okullarımızdaki şiddetin tırmanması karşısında çaresizlik neden?

Toplum içinde suç oranı hızla tırmanıyor. Vicdanı kör olmuş insanların bir canı zevk için öldürüp, yaptığının normalmiş gibi anlatması neden?

Kapkaç, hırsızlık, vurgunculuk, kovboyculuk yaygınlaştı. Neden? 

Bir yerde hata yapıyoruz insan olarak. Ama gururumuzdan hatamızı kabul edemiyoruz. Çünkü yapılan hatadan dönmenin taviz olduğunu düşündüğümüz içindir herhalde.

Örnekler o kadar çoğaltılır ki yazdıkça birilerinin kırılma noktası nüksedebilir. Aman haaa!

Doğrusunu eğrisini hayatımız içinde tartmazsak, sonunda bedelini öderiz. Hem de bazen acı ve tamiri zor bir bedel olur. Onun için attığımız adımları iyi bilelim ki bir çukura düşüp, yardım istemeyelim. Önümüzü görerek yürüyelim. Bakmadan yürürsek, nereye gideceğimizi görmezsek; açılan bir çukura düşeriz. Sonra da bu çukurun hesabını sormaya çalışır. Ama biliriz ki hep açtıranlar kalır. Kullanılanlar bir kalemde harcanır.

Toplum hayatımız içinde evde işte, pazarda, televizyonda hep bir diken üstünde yaşar gibi duygularla durursak. En ufak bir elektriklenmede hemen patlıyoruz. Sanki deşarj oluyoruz. Acaba bu da bizim kırılma noktamız mı?

Aman ha! Siz, siz olun kendinize hâkim olun. Sonra ne olur halimiz? Değil mi ya!

Kırılma noktalarınızın kapandığı, umutlarınızın içinizde yeşerdiği günler sizinle olsun.

Baharı, yaşanız ne olursa olsun daima yüreğinizde yaşasın. Bu toplum, kırılma noktalarıyla yaşamaya layık değildir. Bu toplum; dostluk, sevgiyle mutlu yaşamaya layıktır. Bunları ellerinden almaya hiç kimsenin hakkı yoktur.

Her nerede olursanız olun; sağlık, sevgi ve dostlukla olun. Sağlıcakla kalınız…

3月17日

Bitmeyen Sevdam Çanakkale'm-Yazı

“Can yoldaşım dedi topa…
Yalvaran gözlerle baktı.
Yeter dedi ve kükredi…
Oyşın’a bacadan çaktı.
Vurdum dedi, Koca Seyit.
“la havle”yi çektim, vurdum.
Yenildi kaçıyor düşman.
Kurtuldu öz yurdum.”
Bu şiiri her okuyuşumda, orada yaşananları gözümün önünde canlandırdıkça, ürperirim. Vatan sevgisinin ne kadar kuvvetli ve içten olduğunu hissederim. Gerekirse vatan uğruna can verilebileceğini anlarım.
Yüz binlerce şehit, bu topraklar için kanını akıttı. Can verdi. Kazanılan onur ve gurur anıtı oldu. Çanakkale geçilmez. Adını tarihe yazdırdı..
Emperyalizme karşı kazanılan ilk zaferdir bu savaş. Ama savaşın başlangıcında 5. Türk ordusunun komutanlığına Alman Mareşal Liman paşa getirilir. İşte en büyük talihsizlik burada başlar. Bir yabancının emrinde çok büyük hatalarla, nice canlar heba edilir. Yanlış taktiklerle verilen savaş cepheleri acı bilânçolar vermiştir. Düşman cephesi tepeleri ele geçireceğini kesin gözüyle bakarken; Türk komutanları unutmuştur. Özellikle 18 Mart 1915 deniz savaşında 58 şehitle büyük bir zafer kazandıysak; bunu Türk komutanlarının üstün askeri dehalarıyla başarmışızdır.25 Nisan 1915 te başlayan kara savaşlarında da aynısını daha az kayıpla yapabilirdik. 18 Mart ta yedikleri tokadı unutamadılarsa, Gelibolu koyunda da yedikleri darbeyi unutamazlardı Alman gençlerin kanının akmaması için, Türk gençlerini harcayan Alman subayları kumandasında olmasaydık, kimbilir belki o zamankinden çok daha az kayıpla, çok kısa sürede sonuç alabilirdik.260 gün süren kara savaşları kısa sürede bitebilirdi. Düşmanlar, gerçek çıkarmalarını Seddülbahir ve Arıburun’a yapıp, burayı kontrol edip; boğazı ele geçirmeyi hayal ediyordu. Başlangıçta bu taktikleri başarılı olur gibiydi. Ama Çanakkale’de sadece Alman subaylardan oluşmadığını geç fark etti.. bu yurdun gerçek sahipleri olan Türk komutanları hesap etmemişti. Bunun faturasını da ağır ödedi. Bunu ilk fark ettiğinde iş işten geçmişti(10 Ağustos 1915) . “ Çok mükemmel komuta edilen ve cesaretle dövüşen Türk ordusuna karşı savaşıyoruz. Conkbayırı’nda Türkler çok iyi bir bir kumandaya sahipler, başlarındaki generaller, bizi baskınla bastırmadıkça yenemeyeceklerini biliyorlar. Durmadan baskın taarruzu deniyorlar. “ baskını yapan general, Anafartalar Grubu Kumandanı Albay Mustafa Kemal’dir. Çanakkale Cephesindeki savaşı sona erdiren olay; Anafartalar Grup Komutanı Albay Mustafa Kemal’in10 Ağustos 1915 sabahı askeri baskın taarruzla düşmanı denize kadar kovalayıp, İngilizlerin kazanma ümitlerini suya düşürmesiyle sonuçlanır. Bu savaştan bir sonuç çıkarılacaksa o da; bir ülkenin savunması asla yabancılara teslim edilmemelidir. Edilirse, Çanakkale’de yaşanan acı olayların bir benzerini kabul etmiş oluruz ki bu ülke bunu asla hak etmemiştir. Ve etmeyecektir. Bu savaş tarihe acı bir bilânço bırakarak, destanlaşmıştır gönüllerde. 400 bin Türk askerinden 213 882 kayıp ve şehide mal olarak geleceğe anıtlaşmıştır. 30 yaşından 15 yaşına kadar olan gençlerimizi Çanakkale’ye gömdük. Birçok üniversiteli gençlerimizde burada yok olmuşlardır. Bu yurdun çelikten geçilmez bir kalesi olduğunu kanıtlamak için.
Bizler o atalarımıza layık gençler olarak yaşamanın onurunu yüreğimizde duymalıyız. Çünkü gelecek ancak o atalarımızın asil davranışıyla ayakta kalabilir. İki yol var. Ya onlar gibi asil bir insan olmanın şerefini yüreğimizde taşırız ya da öteki yolu. Seçim sizin. Ben, bana layık gördüğümü seçiyorum.
Bu destanla tarihe ÇANAKKALE GEÇİLMEZ dedirterek, iz bıraktınız dünyaya. Çanakkale’de savaşan şehitlerimiz, gazilerimiz; ruhlarınız şad olsun…

Cengiz ÇETİK

3月10日

SOR, SORABİLİRSEN KENDİNE-YAZI

SOR, SORABİLİRSEN KENDİNE

 

“sor, sorularınla yormadan; tadınla,
uyuyorken, geçen fırsatlarını.
uyanıkken, uyutulmuş beynini
sorma bana, kendine sor
dilinle, dilimi sorar gibi, hissederek sor.”

 

Son günlerde birbirimizi çok sorar olduk. Ya da tersini yapmayı; kolaycılığı seçer olduk.  Aba altından kükremeler de artı cabası…

 

En ufak kelimelerden bin bir anlam çıkararak, hesap sormayı marifet sanır olduk.  Oysa ufak sorunları dağ yapanları değil, sorunları çözenler lazım bize.

 

İğneyi kendimize değil, hep başkaların da denemeyi marifet sanır olduk.  Bize hatır koyanlara, satır gösterir olduk. İnsan kazanmak zordur, ama kaybetmek kolaydır. Biz hep kolaydan, insanların kalbini kazanacağımızı zannediyoruz. Ama kaybettiğimiz zaman tehditkâr olup, öteki yüzümüzü gösteriyoruz.        Bana düşmanlıktan değil, dostluktan yana olanları gösterin.  Düşmanlıklar, hep insanları çatışmaya götürür.  Çoğu zaman kazanan olmaz. Sorular o kadar çok ki bu yazı bitmez yazmakla…

 

Nereye gidiyoruz? Geleceğimiz ne olacak? Çocuklarımızın geleceği ne olacak? Bizi neler bekliyor? Yarın maaşımız ne olacak? Sağlığımız ne olacak? Sevmek ne demek?  Sormak ne demek? Ben kimim? Sen kimsin? Hain kim? Vatansever kim? Cebimdeki para kimin? Yürekli kim? Kahraman kim? Korkaklar kim? Kim? Kim? Kim? kimlerle bunaltan, yüzlerce sorular ardı ardına…

Sor sorabilirsen kendine…

 

Eğitimci dertli, öğrenci dertli, memur dertli, bakkal dertli, kasap dertli, tabiatı koruyan dertli, ülkesini koruyan dertli, gazeteci dertli, yazan dertli, seven dertlidir. Kime sorarsan, sor. Hep dökülür senin derdinden fazla, derdi dışına.

 

Duruşu dertli, oturuşu dertli, sözü dertli, yaşamı dertlidir; kendince.

 

Şöyle bir düşünün; Bir adam kanser olmuşsa ne yapar geri kalan hayatında. Bir de onca dert varsa hayatında. Yapışmışsa birileri yakasına ipotekli, Ne yapsın gariban, geri kalan hayatında. Çıkmıyorsa kirlilikler bir türlü yakasından. Kambur olmuşsa sırtından, çıkmıyor, yapışmış yüzsüzlüğü ve pişkinliğiyle içinden. Kemiriyor, kanser için için organlarını. Ve sen seyrediyorsun; içindeki kanserin seni gün gün öldürmesini. Sağlığını tehdit eden bu kanseri, durduracak tedaviyi bulabilir misin? Yoksa ölümünü seyrederek mi geçirirsin kalan ömrünü? Yoksa yenmek için mücadele mi edersin kanserle? İşte, içimizde kanser olan her türlü sağlığımızı bozan şeyleri düzeltmek için de üstümüze düşeni yapmalıyız. Yoksa gün gelir kanser seni yer, bir lokmada hem de.

 

Şu küçük çevremizde olup bitenleri sor, sorabilirsen. Ülkemizde olup bitenleri sor, sorabilirsen. Dünyadakileri sor sorabilirsen. Düşlerindeki yalnızlığına sor, sorabilirsen. Çocuklarına sor, sorabilirsen; sağlığını, mutluluğunu, başarısını ve hedeflerini…

 

Sorma sakın; okullardaki artan şiddeti. Sorma sakın; iki liralık hayatların yollardaki sonlarını. Sorma sakın;  küçük çocukların tedbirsizliklere kurban gittiğini. Sorma sakın; hayatın neden bu kadar ucuz olduğunu. Bu sorular seni aşar. Sen şunları sor; sevgilere bahar gelmiş mi? Çiçekler açmış, kuşlar cıvıl cıvıl ötüyor mu? Bugün tv de hangi pembe dizi var? Magazin haberlerinde bugün ne var? Nasıl zayıflarım? Nasıl şişmanlarım? Bugün adamlar günü mü? Kim kime ne demiş? Aşk güzel mi? Maddiyat mı maneviyat mı önemli? Sigara insanı öldürüyor mu, güldürüyor mu? Abuk sabuk ne demek? Yaaaaaa. İşte böyle sorular soracaksın,

 

 Yaşayacaksın. Sıkmayacaksın güzel yüreğini. Kara sorular sorma bana, diyeceksin. Çiçek gibi açan sorular sor. Ya da sorma şeker al, keyfine bak. Soramıyorsan eğer, arkadaşşş…

 

Cengiz ÇETİK
3月3日

BEYNİMDEKİ KAOS-köşe yazısı

BEYNİMDEKİ KAOS

Sıkıntılar bastıkça içimize; bir çığlık atmak gelir, alabildiğine boşluğa.

 Ben kimim? Sen kimsin? Bu ülke kimin? Senin ülken kimin? Vatan toprağı nedir? Kimin için şehit olunur? Kim vatansever? Kim ülkesini savunuyor?  Kim geçim derdine çözüm buluyor? Kim hakkımı savunuyor? Kimler, içimi adım adım aşındırıyor?  Kimler, beynimdeki düşüncelerimi birer birer yıkmaya çalışıyor? Vb. bir sürü sorulardan bunaldım. Düşünemez oldu, beynim. Geçer, geçer bunlar da geçer; alışırsın, diyorlar. Neye alışacağım?  Neden alışacağım? Beynimdeki kaosa mı alışacağım? Yoksa kavramların karıştırılmasına mı? Bunu kendileri de bilmiyorlar.  Her şeye alışırsın, deyip kestirip atıyorlar. Bu, bu kadar kolay mı? Ucuz mu söylemesi?

 Güzel, cennet yurdumun ormanları; temiz hava verin beynime. Kendime geleyim. Sıkıntılar bastı içimi. Daraldı ruhum. Doğrusu, eğrisi ne? Karıştırır olduk.

 Bankalar kolumu bağladı. Gidiyor, her ay maaşımın yarısı. Krediler bağladı her ay, ipotekli geleceğimi. Sıkıntılar bastı, düşünemez oldum, borçlarımdan doğrusunu. Sahi biz neden bahsediyorduk, dağıldı konu içinden. Kendine gel, topla kendini; tut konunun ucundan. Yoksa yüreğini delip mi geçti dışına?

 Atatürk;” Milli duygu ile dil arasındaki bağ, çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli duyguların gelişmesinde başlıca etkendir. Ülkesini, bağımsızlığını korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”der. Ata’m dilimize karışan sözcüklerle birlikte neler karışmadı ki içimize. Yabancılaştı, birçok duygu ve ortam aramızda. Dilimizin içinde kol kanat olmuş yabancı sözcükler. Ya sözcükler dışında, bizi saran yabancılar nedir? Bilen var mı aramızda?

Gözünüz açık, yüreğiniz doğru, sevginiz yüce, sağlığınız iyi olsun daima hayatınızda. Aldanmayın, aldatmayın. Yarınınız, bugününüzden güzel olsun. Saygı ve sevgilerimle…

Geçer,
Bunlar da geçer.
Deler de geçer.

Bitmeyen gecelerin,
Gelmeyen sabahını,
Bekleyen gözlerim,
Dalar da geçer.

Geçer de geçer.
Yüreğimi,
Deler de geçer.

Sabahın ilk ışıklarını,
Tan yerinin güzelliğini,
Arayıp da,
Göremeyen gözlerimi,
Alıp da geçer.

Unutulan günlerin hesabını,
Gelmeyen günlerin güzelliğini,
Yüreğimdeki burukluğu,
Beynimdeki kaosu,
Yıkıp da geçer.

Cengiz ÇETİK

3月1日

ÇARPILANLARDAN MISINIZ?-KÖŞE YAZIM

ÇARPILANLARDAN MISINIZ?

Hani, öyle günler olur ki insanın bu da nesi yahu! Diyesi geliyor. Hani, öyle günler olur ki insanın, isyan edesi gelir hayata. Ve öyle zamanlar olur ki koyun yerine konulduğunu zanneder.   Ya da aptal yerine konulup, gözünün içine baka baka söylenen yalanları dinlersiniz. Sizi hiç öyle duygular yakaladı mı, bilemem. Ama son günlerdeki yaşadıklarım ve gördüklerim, bir an o duyguları yaşattı bana. Ya da toplumu öyle görenleri gördükçe, uyanıklar düşüyor gözlerimden tek tek…

Biz, bu hayatın birer parçasıyız. İnsan gibi yaşamak ve yaşatmak zorundayız. Her insanın adaletli ve hak içinde yaşama ve yaşatma hakkı vardır. Bilen yok mu? Yoksa çarpıldık mı düşüncelerden?

İnsanların yaşamlarını ve bütçelerini keyfince sarsmaya hak ve hukuku kimseye verilmemiştir. Hiç kimse, hiç kimseyi rencide etmeye ve aşağılamaya kendinde hak göremez. Makamı ve mevkisi ne olursa olsun; toplum hayatını güzelleştirme ve iyileştirme hakkı verilir. Toplumun hayatını felç etme ve küçük düşürme hakkı kimseye verilemez. Herkes, herkese saygı duymak zorundadır. İşi ve makamı ne olursa olsun. Kimse padişah değildir. Herkes gelip geçicidir hayatta. Dünya kurulalı, bu böyle olmuştur. Bundan sonrada böyle olacaktır. Kimse ölümsüz değildir. O zaman niye birbirimizin hayatını alt üst etmek için engeller çıkarıyoruz. Niye biraz refah ve mutlu yaşamak istediğimizde birbirimizi çarpıyoruz. 

Güçlü, zayıfı ezer düşüncesini hak görüyoruz. Ya da hoş görüyoruz. Bu kadar geniş bir olgunluğa sahip olduğumuzdan mı? Yoksa doğrusunu bilemediğimizden mi?

Ortalık kapkaçcılardan geçilmez olmuş, büyük şehirlerde.  Vurgun, vurana layık olmuş, kendini büyük görenlerce. İnsanları hor görmek moda olmuş, bazılarında. İnsana verilen değer; yapılan, yapılarla ortaya çıkmış yıkıntılar arasında. Çocuklarımız, şiddet ortasında kalmış çaresiz hayatlarında. Adı sanatçı olup hayatı sanatçılığıyla bağdaşmayanlar örnek diye sunulmuş gençliğimize. Üreten değil, hazır tüketen bir gençlikle yarınlara gidiyoruz. Düşünen yok, çarpılıyoruz düşünce şokundan.

Kavram kargaşası ve sisi içine çekiliyoruz. Farkında mısınız? Doğrusu eğrisi nedir? Biliyor musunuz, yaşadıklarınızı?

 İnsan hayatının değeri nedir? Bir canın, hayatını çalmanın bedeli nedir? Bir trafik kazasında hayat çalmanın bedeli nedir? Maganda kurşunuyla diyerek, adam öldürmenin bedeli nedir? Çocukları istismar edenlerin ödediği bedel nedir? Çarpıp, çırpmanın bedeli nedir? Vatanın, uğrunda şehit verilen toprakların bedeli nedir? Vatanseverliğin bedeli nedir?  Bedelleri kimler öder, kimler ödemez. Türk olma gururumun bedeli nedir? Sevgimin bedeli nedir? Bedeller sayısızdır. Yeter ki layık olanlar bilsin değerini. Yoksa vay halimize arkadaşşşşşşşşş…

 

CENGİZ ÇETİK